Kayıp Zamanlar…

 

Kayıp Zamanlar…

 

Ne zaman başladı bu durum?

Bu kendinden uzaklaşma,

Bu kopuş, bu yabancılaşma,

Bu yara, bu acı veya bu her neyse…

Uzun zamandır bir şeyler yolunda değil; bakıp görmüyor, dokunup hissetmiyoruz, anlıyor ama anlatamıyoruz. Birçoğumuzun hikâyesi farklı ama sonuç hep aynı; kendimize ötekileşmeye başladık, kendimizi sevmemeye ve kendimizden sıkılmaya başladık. Boş zamanlarımızda saatlerce televizyon izler olduk, yataktan kalkamayıp daha fazla uyumaya başladık; hiçbir işe başlamaya gücümüz yok, yaptığımız işte de daha fazla yorulur olduk. İşten çıkınca derhal eve gitmeyi arzuluyoruz, eve giderken de hep köşedeki tekel bayiine uğruyoruz ya da değişik türde bağımlılıklar geliştiriyoruz.

Bir makine gibi yaşadığımızı hissediyoruz; duygular yok, heyecan yok, sevgi yok, hayaller yok… Ev ile iş arasında geçen bir yaşama dönüştü hayatımız… Çoğu zaman boş boş uzaklara dalıyoruz, bazen saatlerce amaçsızca yürüyoruz, içimizi büyük bir boşluk kaplıyor...

Oysa hep farklı bir hayat hayal etmiştik hayata atılırken, ne kadar da heyecanlıydık, mutluyduk, cesaretliydik; hayallerimiz vardı, umutlarımız… Kimimiz hep bir üniversite hayal etti, kimimiz iyi bir iş sahibi olmayı, kimimiz yurtdışında yaşamayı, kimimiz de hayatının aşkını bulmayı… En önemlisi de hep coşku dolu bir hayat hayal etmiştik.

Sonra büyüdük…Yürüdük hayallerimize büyük bir heyecanla; istediğimiz ne varsa, bir hedeften diğerine, bir başarıdan diğerine. Çok çalıştık; kimimiz kaybetti, kimimiz kazandı, kimimiz zor, kimimiz kolay ulaştı. Ama bir şeyler oldu: Bir yerde hep bir şeyler eksik kalıyordu, sandığımız gibi değildi, kazansak da kaybetsek de bir şeyler eksik kalıyordu. Olmak istediğimiz yerin bulunduğumuz yer olmadığını düşünmeye başladık; çok yorulduk, yıprandık, dağıldık… İnancımız kalmadı sonra hiçbir şeye ve kimseye, sığınacak bir şeyler aradık: Biri ya da bir şeylerin gelip hayatımızı değiştirmesini beklemeye başladık. Küçükken dinlediğimiz masallardaki gibi; masal perisinin gelip sihirli bir dokunuşuyla hayatımızı kökten değiştirmesini ve yeniden coşku dolu bir hayata dönmeyi beklemeye başladık…

Bu yüzden bulduğumuz ilk işte çalışmayı kabullendik, iyi kazanıyorduk nasılsa, hem daha iyisini nasıl bulabilirdik ki. Güçlü ve zengin biriyle evlendik, kendimiz gibi zayıf birine katlanamazdık çünkü. Önümüze çıkan her fırsatın peşinden koştuk aman kaçırmayayım diye…

Hep eski arabalara bindik çünkü yeni bir arabaya kendimizi layık bulmadık, olur ya kaza yaparız ya da kaybederiz elimizdekini de diye. Kendimiz gibi insanlardan kaçtık hep, daha güçlü insanların yanında olmak istedik …

Sonra ne oldu?

Peri kızı hiç gelmedi. Hayatımız günden güne zorlaşmaya başladı. İşe gitmek istemedik her yataktan kalkışımızda, eşimizle ayrı dünyaların insanı olduk, peşinden koştuğumuz birçok şeyin boş olduğunu anladık, bizi her zaman yarı yolda bırakan arabamız ve arkadaşlarımız oldu…

Bir gün aynaya bile bakmaya cesaretimizin kalmadığını fark ettik. Sahip olduklarımıza sahip olmak istemedik. Kendimizden, yaşantımızdan ve insanlardan nefret eder olduk. Herkes ve her şeyde bir sorun bulur hale geldik.

Peki neden?

Neden bu haldeyiz?

Neden kendimizi köşeye sıkışmış hissediyoruz?

Neden hiçbir şey bizi etkilemiyor?

Neden hayatımızın manasını yitirdiğini düşünüyoruz?

Neden sahip olmak için onca çaba gösterdiğimiz şeyleri şimdi istemiyoruz?

İstediğimiz hayat bu değilse nasıl olmalı?

Neden çok mutsuzlaştık?

Neden istemediğimiz öfkeli, içine kapanık ve güçsüz bir insana dönüştük…         

Hepimizin hayatında birçok defa mücadeleden yorgun düştüğü, yaşam enerjisini kaybettiği ve yaşamaktan saymadığı zamanlar oldu. Her defasında bir hayal kırıklığı, bir ötekileşme ve bir kaybolmuşluk hissettik. Her defasında ciddi yaralar aldık; bazı yaraların iyileşmesi yıllar aldı, bazıları ise hiç kapanmadı. Ben bu zamanlara ‘kayıp zamanlar’ adını verdim. Hepimiz bir şekilde ‘Kayıp Zamanlar’ olgusu içerisine girdik ve bir süre sonra da hayatın bir yerinde sıkışıp kaldık.

Kayıp zamanlar yaşayan kayıp bir hayatın ürünü olarak da sürekli bir arayış içerisine girdik, içimizdeki boşluğu doldurmak için ne istediğimizi bilmeden sürekli sahip olmak istedik, sahip olduklarımızla kendimizi tanımlama yoluna gittik. Hayatımızın en önemli kararlarını bile alırken beklenti ve kaygılara göre hareket ettik. Sonrasında ise pişmanlıklar ve çelişkilerle dolu bir hayat yaşamaya başladık. Bu dönüşüm sürekli devam etti ve hayatlarımız boyunca tatminsiz, heyecansız ve hep bir şeylerin hasretini çekerek yaşadık…

Oysa dünyaya bir kimliğimiz olmadan gelmiştik. En aciz ve çaresiz dönemlerimizde bile bize her şeyi sunmuştu hayat; mutluyduk da üstelik. Hayatımızın mutlu zamanları büyüdükçe azaldı sanki, büyüdükçe kendimizden vazgeçtik yaşam savaşında. Sonra yaşamın amacını aradık. Gerçek huzurun ve mutluluğun kaynağını sorguladık; nerede diye düşündük?

Çağlar öncesinde Şah İdris’in de dediği gibiydi hayat; insanın işi öğrenmek, öğrenmek ve öğrenmekti…

Peki ama neyi, nasıl, neden…

Biz dünyaya tek bir amaç için gelmiştik; kendini keşfetmek ve kendini gerçekleştirmek… Bizim dışımızda doğadaki tüm varlıkların yaptığı gibi.

 

 

                                                                       

                                                                                               Uz. Psikolog Mustafa DEMİRCİ

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Mustafa Demirci - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Şanlı Bayrak Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Şanlı Bayrak Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA), Anka Haber Ajansı (ANKA) tarafından servis edilen tüm haberler Şanlı Bayrak Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Şanlı Bayrak Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.